27 Temmuz, 2008

Bittiğini düşünenlere....


Hayır bitmedi...


Maalesef geçtiğimiz yıl istediğim fakülteye giremedim. Bu yılsa sağlık problemlerim nedeniyle ne ders çalışabildim ne de sınava girebildim.


Ama bitmedi...


Yaşadığım sürece bitmeyecek....


Sevgilerimle,




16 Haziran, 2007

Rüyalarımızı sahneleyebiliriz... Ben inanıyorum...

Evet ya ben inanıyorum...
Küçükken, daha çok küçükken bir rüyam vardı. Günün birinde doktor oluyordum... Hem de çok iyi bir doktor. Kendimi beyaz önlüğüm, steteskobum ve bir dokunuşta sancılarını dindirebildiğim hastalarımla gördüğüm 24 saatlik bir rüya...

Zor şartlarda, ama çok iyi bir dereceyle bitiriyordum üniversiteyi; ailemin durumu belliydi. Mecburi hizmetimi güzel Türkiyemin en doğusunda, adı sanı duyulmamış bir sağlık ocağında, kendini insan sağlığına adamış bir doktorun yanında yapıyordum. Ne ilginç! Hayatım boyunca sıcak süt içmeyi hiç sevmedim, ama rüyamda her sabah sıcak bir bardak süt içerek güne başlıyordum. Sonrasında, bir harabeyken güzel insanların elele vererek yaşanabilir bir ortama dönüştürdükleri küçük evin yeşil kapısından çıkıyor; bahçedeki sümüklü Karabaş'ın kafasını okşuyordum. Sağlık ocağına ulaşıncaya kadar yemyeşil bir yolda yürüyor, gelen geçen insanlara günaydın diyordum. Doğrusu şu ya pek gelen geçen de olmuyordu, çünkü o saatlerde hemen hemen herkes çoktan tarlasına varmış; toprağını selamlamış oluyordu.
......................

Bu rüyayı hayatım boyunca gördüm. Bir süre sonra anladım ki, bu rüya kendiliğinden göz kapaklarım altına girmiyordu.

Aslında senaryoyu özene bezene ben yazmıştım. Ne kahramanlar yaratmıştım: Haydar Emmi, Fatma ve Güllü Bacılar, Uzun Hasan, Dr. Nazım Bey, Hatice Ana, Karabaş... Elime iğne ipliği alıp, ne kostümler dikmiştim onlara: Rengi solmuş kasketler, pembe çiçekli şalvarlar, mintanlar, beyaz önlükler... Yazmalar işlemiştim, iğne oyalı tülbentler; kına gecesi için kırmızı mendiller bile düşünmüştüm. Hiç üşenmeden tiratlar, replikler hazırlamıştım.

Yani bu rüya benim yazdığım, yönettiğim, dekorunu-giysisini tasarladığım, ışık asistanlığını yaptığım ve hepsinden önemlisi benim oynadığım bir tiyatro oyunuydu. Ne zaman istesem, tek seyirci olan kendime bileti kesiyor ve kendi gözkapaklarımı tiyatro perdesini olarak kullanıp, "PERDE" diyordum.

Evet ya farkındaydım artık, ben rüyamı sahneye koyuyordum. Her defasında farklı kahramanlarla, faRklı diyaloglarla, ama hepsi birbirinin içinde, hepsi birbirinin dışında...
Bugünse gözkapaklarımı başka oyunlara kapatıp, açar oldum, çünkü çocukluk rüyamı dünya perdelerine taşıdım. Rüyamı sahnelemek için yeni elbiseler diker oldum. Fakat yeni replikleri, tiratları artık hazırlamıyorum. Biliyorum ki dünya perdeleri açılır ve oyun başlar... Her beşer kendi repliğini kendi söyler....

Evet ya ben inanıyorum, çünkü yaşıyorum. Hepimiz rüyamızı sahneleyebiliriz.

Gördüğümüz rüyalar sadece bizim! Onları kimse elimizden alamaz! Biz rüyalarımızı gerçekleştirebiliriz ve herkesle paylaşabiliriz.

Bugün değilse yarın, yarın değilse ertesi gün... Ama mutlaka bir gün.... Her yeni gün, bugün.

Ben inanıyorum, çünkü yaşıyorum.


Sevgilerimle,


NOT: Rüyaları gerçekleştirmenin en kestirme yolu, uyanmaktır. / Sevgili J. M. Powe da böyle der ya hani...

17 Şubat, 2007

... o kadar çok hatıra biriktirdim ki...




Sınav sonrası tüm hatıralarımı sizlerle paylaşacağıma dair söz veriyorum...

Bildiğim odur ki; yaşamak bir defaya mahsus şanstır.

Ne kadar şanslıyız değil mi?

Görüşmek üzere...

05 Ekim, 2006

Heyecan...



Üniversite sınavına hazırlanmak için bir dershaneye başlamam gerektiğinden iyi bir dershane arayışına girdim ve birkaç ay önce Final Dergisi Dershanesi’nin tam da aradığım dershane olduğuna karar verdim. Rıhtım Şubesinin rehber öğretmenlerinden sevgili Cemil Kiraz ile yaptığım telefon görüşmesi kararımı hemen almamı, bu konuda çok da fazla mesai harcamanın gereksiz olduğunu anlamamı sağladı. Kendisine büyük teşekkür borçluyum ama biliyorum ki bir öğretmene en iyi teşekkür mesajı ancak derslerdeki başarı ile verilebilir. Bu nedenle dilerim; sınav sonunda kendisine teşekkür edebilmiş olurum.

Bu sabah erken saatlerde cep telefonuma gelen mesajı heyecanla okudum. Genelde bu mesajlar ilgimi çekmezdi; reklam mesajlarından herkes gibi ben de pek hoşlanmam...Fakat dedim ya; bu sabah gelen mesajı heyecanla karşıladım ve okudum. Çünkü dershanemden gelmesi ihtimali kuvvetliydi. Yarın (6 Ekim 2006) seviye tespit sınavı olacağını çok önceden biliyordum ama sınav saati ve yeri mesajla bizlere bildirilecekti. İşte beklediğim mesaj buydu! Saat 09:00, C sınıfı.

Büyük bir heyecan içindeyim. Acaba sınav nasıl geçecek, hangi seviyede bir sınıfa uygun bulunacağım? Aman Tanrım! O kadar çok soru var ki cevabını hemen bilmek istediğim....
Bu arada içimdeki anne Elika, avazı çıktığı kadar bağırıyor ama kimin umurunda. Kızı sınavlara hazırlanırken oldukça tecrübe kazandı ama bana söz geçiremiyor işte...”Sınıfın seviyesi önemli ama o kadar da hayati değil; nasılsa sınıf atlama şansın, her zaman var.” Çığlık çığlığa söylediklerinin özeti bu ama olmuyor, olamıyor.. Heyecanıma engel olamıyorum.

Hadi bakalım; sabah ola hayrola...

26 Eylül, 2006

Babama mektup...


Sevgili Babacığım,

Her zaman az konuştun benimle… Özenle seçtiğin kelimeleri kullandın konuşurken… İki kelime arasında adeta bir kelime sığacak kadar boşluk bıraktın… Uzun yıllar boyu hep düşündüm: Babam neden bu kadar dikkatli? Neden bu kadar tedirgin? Neden?...
Ben belki de dünyanın en şanslı çocuğuydum; her fırsatta beni sevdiğini söylediğin ve gerçekten beni dolu dolu sevdiğin için…
Ne zaman bana sarılsan, gözyaşlarını hissettim omuzlarımda… Hatırlıyorum da öylesine dalıp gittiğimde bir kitabın sayfaları arasında ya da televizyon ekranında, senin ıslak bakışlarını hissederek kendime gelirdim…

Ne çok sevdin sen beni baba, ne çok!

Bugün evladı olan biri olarak seni daha iyi anlıyorum baba. Tedirginliğinin, dikkatinin nedenini artık çok iyi biliyorum. İnsan yavrusuna hayatın her şeyinden ama en iyisinden, en güzelinden vermek istiyor; yanlış yapmaktan korkuyor.

Babacığım, bugün de az konuşuyorsun benimle... Bugün de ıslak bakışlarını yakalıyorum ardımda.. Kızının hayatındaki değişiklik seni tedirgin ediyor, biliyorum. Yanlış bir karar almış olmamdan, sonrasında çok üzülmemden endişeleniyorsun. Başarılı ve düzenli bir iş hayatını noktalayıp, taa en başından hayata başlamam ve bu yolda çok fazla çalışıp çok fazla yorulacak olmam seni üzüyor. Yapabileceğime inancın tam ve sen de en az benim kadar heyecanlısın; bunun da farkındayım. Fakat inancın endişelenmene mâni değil…

N’olur benim canımın içi babam, üzülme ve endişe etme... Kızın bu kararı vermeden önce çok düşündü. Evet, çok düşündüm baba. Çok çalışmam gerektiğini biliyorum ve bunu istiyorum. Çalışarak mutlu oluyorum. Öyle ki yeterince çalışamadığımı düşündüğüm zamanlarda huzursuz oluyorum. Çok çalışacak olmam seni üzmesin, aksine kızın mutlu oluyor diye seni de mutlu etsin.
Şayet bu işi başarırsam, hayatımdaki tek pişmanlıktan kurtulmuş olacağım. Yıllardır içinde yaşadığım demir parmaklıklardan kurtulup özgürlüğüme kavuşacağım. İnsanlar için önemi olan işler yapacağım. Babacığım, sadece tek bir kişinin ağrısının dinmesi için aracı olabilmek dahi vereceğim tüm zamanıma, tüm emeğime değecek.

Ben mutluyum babacığım; istiyorum ki sen de mutlu ol. Çıkar aklındaki “acabaları”. Senin için önemli olan benim mutluğumsa bil ki ben çok mutluyum ve mutlu olacağım. Hayatımda aldığım en güzel kararın sevincine senin de ortak olmanı arzu ediyorum.
N’olur endişelenme; ben hayatı böyle koşa koşa yaşamayı seviyorum.

Babam.

Seni çok seviyorum.


Eloş’un...

31 Ağustos, 2006

Birgi- Mefar'dan ayrılırken....


Sevgili Ailem,

Neyse ki insan hayatı, tek başlangıcı ve tek sonu olan bir süreç değil. Sayısız başlangıçlar ve sayısız sonlar... En güzeli, her başlangıcın farkında olabilmek...
Herşey zıddıyla kaim. Acı-tatlı, neşe-keder, uzun-kısa...Şu an gönlüm zıtlar münâzarasını izlemekte ama bir tarafı yok, çünkü konu kendisi.
Hüzünlüyüm; memleketimden ayrılıyor ya da sevdiğimi askere uğurluyor gibiyim. Hastane odasında günün tek ziyaretçisinin ya da beni komşu teyzeye bırakan annemin ardından bakıyor gibiyim. İçim buruk, ellerim titriyor, gözlerim yaşlı...
Mutlu ve huzurluyum; yepyeni bir dünyaya yeniden doğuyorum. Bir tarlaya tohum ekiyorum. İnsan boyu başaklar arasında şarkı söyleyererek dolaşacağım rüzgarlı günleri beklemenin heyecanıyla kuvvetliyim.
Mutluluğumu da hüznümü de reddetmiyorum. Aksine kucaklıyorum. Zaten bu karışıklık değil midir hayatımıza renk ve ahenk katan.

Birgi-Mefar Ailesi'nin bir ferdi olmaktan duyduğum mutluluğu, sevinci ve onuru her fırsatta herkesle paylaştım ve ömrümce bunu söyleyeceğim. Çok şeyi burada öğrendim, en önemlisi öğrenmem gereken daha çok şey olduğunu da burada öğrendim. Kendimi tanıma ve bulma arayışımda çok defa "sağa dön", "sola dön", "tam karşında " tabelalarıyla karşılaştım şirin bahçemizde... Dostlukların en güzellerini yaşadım sizlerle. Aynı amaç uğruna, aynı hedefe, aynı doğruyla, tek yürekle, hep birlikte hareket eden güçlü bir ekibin parçası oldum. Daha ne isteyebilirdim ki..

Ve bugün geldi... Yarım kalan bir işimi tamamlamak üzere -iyi bir cerrah olmak için de diyebilirim- işimden ayrılıyorum. Sadece işimden ayrılıyorum; ne sizlerden ne de Birgi Mefar Aile'sinden değil. Bende bir parçasınız sizler, asla koparıp atamayacağım. Her zaman görüşeceğiz. Sizleri çok seviyorum. Başta tüm yöneticilerimiz olmak üzere herkese, herşey için ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Sevgiyle hep bir arada kalmak ve yarınlarda hep beraber büyümek tememennisiyle sürç-i lisan ettiysem affola...

18 Ağustos, 2006


Bugün, dünden geç ya da yarına göre çok erken...
Bugün yapılmalı, yapılması gereken...
Dün, bugün, yarın derken...
Harekete geçmeli henüz zaman varken....