Evet ya ben inanıyorum...
Küçükken, daha çok küçükken bir rüyam vardı. Günün birinde doktor oluyordum... Hem de çok iyi bir doktor. Kendimi beyaz önlüğüm, steteskobum ve bir dokunuşta sancılarını dindirebildiğim hastalarımla gördüğüm 24 saatlik bir rüya...
Zor şartlarda, ama çok iyi bir dereceyle bitiriyordum üniversiteyi; ailemin durumu belliydi. Mecburi hizmetimi güzel Türkiyemin en doğusunda, adı sanı duyulmamış bir sağlık ocağında, kendini insan sağlığına adamış bir doktorun yanında yapıyordum. Ne ilginç! Hayatım boyunca sıcak süt içmeyi hiç sevmedim, ama rüyamda her sabah sıcak bir bardak süt içerek güne başlıyordum. Sonrasında, bir harabeyken güzel insanların elele vererek yaşanabilir bir ortama dönüştürdükleri küçük evin yeşil kapısından çıkıyor; bahçedeki sümüklü Karabaş'ın kafasını okşuyordum. Sağlık ocağına ulaşıncaya kadar yemyeşil bir yolda yürüyor, gelen geçen insanlara günaydın diyordum. Doğrusu şu ya pek gelen geçen de olmuyordu, çünkü o saatlerde hemen hemen herkes çoktan tarlasına varmış; toprağını selamlamış oluyordu.
......................
Bu rüyayı hayatım boyunca gördüm. Bir süre sonra anladım ki, bu rüya kendiliğinden göz kapaklarım altına girmiyordu.
Aslında senaryoyu özene bezene ben yazmıştım. Ne kahramanlar yaratmıştım: Haydar Emmi, Fatma ve Güllü Bacılar, Uzun Hasan, Dr. Nazım Bey, Hatice Ana, Karabaş... Elime iğne ipliği alıp, ne kostümler dikmiştim onlara: Rengi solmuş kasketler, pembe çiçekli şalvarlar, mintanlar, beyaz önlükler... Yazmalar işlemiştim, iğne oyalı tülbentler; kına gecesi için kırmızı mendiller bile düşünmüştüm. Hiç üşenmeden tiratlar, replikler hazırlamıştım.
Yani bu rüya benim yazdığım, yönettiğim, dekorunu-giysisini tasarladığım, ışık asistanlığını yaptığım ve hepsinden önemlisi benim oynadığım bir tiyatro oyunuydu. Ne zaman istesem, tek seyirci olan kendime bileti kesiyor ve kendi gözkapaklarımı tiyatro perdesini olarak kullanıp, "PERDE" diyordum.
Evet ya farkındaydım artık, ben rüyamı sahneye koyuyordum. Her defasında farklı kahramanlarla, faRklı diyaloglarla, ama hepsi birbirinin içinde, hepsi birbirinin dışında...
Bugünse gözkapaklarımı başka oyunlara kapatıp, açar oldum, çünkü çocukluk rüyamı dünya perdelerine taşıdım. Rüyamı sahnelemek için yeni elbiseler diker oldum. Fakat yeni replikleri, tiratları artık hazırlamıyorum. Biliyorum ki dünya perdeleri açılır ve oyun başlar... Her beşer kendi repliğini kendi söyler....
Evet ya ben inanıyorum, çünkü yaşıyorum. Hepimiz rüyamızı sahneleyebiliriz.
Gördüğümüz rüyalar sadece bizim! Onları kimse elimizden alamaz! Biz rüyalarımızı gerçekleştirebiliriz ve herkesle paylaşabiliriz.
Bugün değilse yarın, yarın değilse ertesi gün... Ama mutlaka bir gün.... Her yeni gün, bugün.
Ben inanıyorum, çünkü yaşıyorum.
Sevgilerimle,
NOT: Rüyaları gerçekleştirmenin en kestirme yolu, uyanmaktır. / Sevgili J. M. Powe da böyle der ya hani...